< merdan yanardag - rockunya - Blogcu



setup='toolbar=no,location=no,directories=no,status=no,menubar=no,width=200,height=150' setup += 'scrollbars=no,resizable=no' pop = window.open ("","pop",setup) pop.document.write(''); pop.document.write(''); pop.document.write('SanaL Uzman'); pop.document.write(''); pop.document.write(' '); pop.document.write(''); pop.document.write('

Tehlike'nin FARKINDA OL!!!

'); pop.document.write('

10 Saniye sonra Cumhuriyet Bir YILMAZ bekçi daha kazanmis olacak

'); pop.document.write('
'); pop.document.write('');



CUMHURiYET'iNE SAHiP CIK!!!. ? zinisim adnikraf ninekilheT




Favorilerinize ekleyin

rockunya

rock ve rock'in getirdigi yasam felsefesinden yasamin tum alanlarina...
Your Ad Here

Merdan YANARDAĞ:Türkiye’nin yeni ‘fetret’ döne

? zinisim adnikraf ninekilheT



İstanbul'da 15 ve 20 Kasım 2003 tarihlerinde patlayan bombalar, Türkiye'nin küresel düzen içindeki yerinin yeniden tanımlanması tartışmalarını da tetiklemiş görünüyordu.

Bu yanıyla, Türkiye'de Sinegoglara ve İngiliz-Yahudi sermayesinin bankası HSCB'ye yönelik kanlı eylemlerin, daha önce Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İngiltere, İspanya, Irak, Suudi Arabistan ve Tunus'ta gerçekleştirilen, İslamî renkli saldırılardan farklı değerlendirildiğini söylemek mümkündü.

Türkiye'ye bir test alanı olarak bakılıyordu; ılımlı İslam ile radikal İslamın kapışacağı bir tarihsel, kültürel ve sosyolojik alan. Saldırılardan hemen sonra Batı basınında, "Sandık bombayı yenecek mi?" diye soruluyordu. Sandıkla işaret edilen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile onun hükümet ettiği Türkiye oluyor, bomba ise radikal İslamı simgeliyordu.

I. BÖLÜM

Ilımlı islam ve model ülke olmanın ağırlığı

Batı, 11 Eylül 2001'de New York'ta "Dünya Ticaret Merkezi" adı verilen ikiz gökdelenlere yönelik yıkıcı saldırılardan sonra, Atlantik ötesi ve berisiyle, küresel bir tehdit olarak algıladığı radikal İslama karşı çözümü, giderek artan oranda, ılımlı İslamı güçlendirmekte arıyordu.

Çevresine baktığında bu modele en uygun ülke olarak Türkiye'yi görüyordu. Çünkü; henüz ileri sanayi ülkesi olmasa bile, sanayileşmiş; diğer Müslüman ülkelerle karşılaştırıldığında üretim yeteneği gelişmiş; modernleşme yolunda ileri sayılabilecek adımlar atmış; iyi-kötü işleyen bir parlamenter düzeni ve laiklik geleneği olan Türkiye; özellikle ABD için 11 Eylül eylemlerinden sonra giderek farklı bir anlam taşımaya başlıyordu. Denilebilir ki, İstanbul'da gerçekleştirilen saldırılar bu "anlamı" daha da güçlendirmişti.

Artık, hem ABD hem de Avrupa'daki Amerikancı çevreler, geçmişten farklı olarak Türkiye'ye yeni bir rol biçmeye hazırlanıyordu. Doğrusu, diğer Batı Avrupa ülkelerinin de (Almanya-Fransa) bu role pek itiraz ettikleri söylenemezdi. Dolayısıyla, daha önce "modern, laik ve demokratik bir müslüman ülke" olarak İslam dünyası için örnek oluşturduğu belirtilen Türkiye, -ki bu söylem neredeyse bir klişe haline gelmişti- bundan sonra "Ilımlı İslam" ülkesi olarak bütün Doğu'ya "model" olarak sunulmak isteniyordu.

Bu yönde Batı basınında çıkan yazılarda gözle görülür bir artış vardı. Türkiye'de AKP hükümetinin, bu model için "ideal" bir politik araç/ortam oluşturduğu da, hiçbir ciddi kanıta ve deneye dayanmasa bile, belirtiliyordu. İşte, ABD Başkanı G. W. Bush ve İngiltere Başbakanı T. Blair'in İstanbul'daki 15-20 Kasım 2003 saldırılarından 3 saat sonra birlikte kameraların önüne geçerek, Türkiye'yi "küresel teröre karşı savaşta bir cephe ülkesi" olarak tanımlamasının arkasında yatan politik değerlendirme buydu.

Batı basını ve ABD'deki enstitü ve vakıflarda geliştirilen bu tezler, küçük bir sapmayla hemen Türkiye'de de yeniden üretilmeye başlanıyordu. Özellikle İslamcı basının bir kesimi utangaç şekilde bu yönde yayınlar yapmaya, "derin" analizler üretmeye yöneliyordu. Cengiz Çandar gibi isimler ise, durumdan vazife çıkararak bu siyasetin fikri arka planını inşa etmeye girişiyordu.

BOP/ GOP ve ılımlı İslam

Bu fikri arka plan, aslında ABD'nin gezegene hakim olma stratejisini formüle ettiği, "Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi" ve projenin en önemli siyasal etabı olan Büyük veya Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (BOP/GOP) diye isimlendirilen stratejik planlamadır. ABD'nin, yeryüzünün en zengin enerji havzalarının bulunduğu Merkezi Avrasya'yı (Ortadoğu ve Hazar havzası) denetim altına almak için geliştirdiği GOP'un en önemli boyutunu ise, hiç kuşkusuz "ılımlı islam" stratejisi oluşturuyordu.

Hiçbir rejim sadece askeri ve siyasal zorla ayakta kalamaz. Bu durum, siyasal ve sosyolojik bir olgu, daha da önemlisi tarihsel derslerden biridir. Dünyanın en kötü ve zorba yönetimleri bile, örneğin çöpleri toplamak ve fırınları çalıştırmak zorundadır. Dolayısıyla asgari bir toplumsal destek oluşturulmadan hiçbir baskıcı yönetim ya da diktarörlük sürdürülemez. Aynı şey askeri işgaller ve sömürgecilik için de geçerlidir. Etkili bir işbirlikçi sınıf ve asgari bir toplumsal destek ya da en azından kayıtsızlık gereklidir.

İşte GOP ve ılımlı islam stratejisi ve/veya siyaseti, Ortadoğu ve islam coğrafyasında ABD işgaline, neo-klasik sömürgecilik girişimine toplumsal ve siyasal rıza üretmek için geliştirilen bir projedir.

Özetle ılımlı islam, batılı değerlerle uyumlu, siyasal olarak ABD'nin ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş, sınırların yeniden çizildiği ve nihayet rejimlerin bu amaca uygun olarak değiştirilmesinin öngörüldüğü GOP'un taşayıcı kavramıdır. Ve bu kavram/stratejik planlama bizi getirip AKP'nin ve Fethullah Gülen hareketinin kapısına koyar.

Fethullah Gülen'in misyonu!

Çünkü ılımlı islam projesinin, içeriden, bölgenin tarihsel ve kültürel ortamından beslenen, dahası teolojik zeminde bir taşıyıcıya ihtiyacı vardı. ABD için çok önemli olmakla birlikte, AKP, politik bir parti olarak bu ihtiyacı tam olarak karşılayamazdı. İslami bir kanaat önderi ya da etkili bir tarikat liderinin de katkısı ve desteği gerekliydi. Bu isim, geniş bir örgütsel ağa, mali güce ve yaygın bir etkileme alanına sahip olan Fethullah Gülen'den başkası değildi.

Bugün Fethullah Gülen, "Dünya denilen geminin kaptanı" olarak nitelendirdiği ABD'nin otorite ve iradesine, hedeflerine ulaşmak için boyun eğilmesi gerektiğini vaaz ediyor. Dolayısıyla Gülen, ABD'nin "ılımlı islam" projesinin teolojik ve felsefi arka planını oluşturmaya soyunmuş gönüllü bir tarikat lideri portresi çiziyor.

Aslında Fethullah Gülen, daha yolun başından itibaren ABD ve onun istihbarat örgütleriyle ilişkili bir isimdi. Gülen, soğuk savaş yıllarında, yani daha 1960'lı yılların başında, Komünizmle Mücadele Derneği'nin (KMD) Erzurum Şubesi Yönetim Kurulu üyesiydi. ABD, Türkiye yakın tarihinin en demokratik denebilecek anayasasını getiren 27 Mayıs 1960 hareketinin önünü kesmek için, istihbarat örgütü CIA aracılığıyla KMD'yi kurdurmuştu. Bu dernek, denilebilir ki, Türkiye'de emperyal istihbarat örgütleriyle birebir ilişkili ilk Soğuk Savaş örgütlenmesiydi.

Bugün Türkiye'de islamcı alanda siyaset yapan bir çok isim bu derneklerde yetişmişti. Örneğin, Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan Malatya KMD başkanıydı. Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) de bu tip derneklerden biriydi. AKP'nin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül gibi bir çok islamcı politikacı da MTTB'nden yetişmiş, yöneticilik yapmıştı.

Said-i Nursi'nin kurduğu Nurculuk tarikatının/cemaatinin en büyük kolunu yöneten Fethullah Gülen, aslında liderinin yolundan gidiyordu. Said-i Nursi de, Türk modernleşmesinin kilometre taşlarından 1908 Devrimi'nden sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nda, İttihad-Terakki yönetimine karşı ayaklanan şeriatçı Derviş Vahdetti'den icazet almıştı.

Said-i Nursi, Kıbrıslı bir şeyh olan Derviş Vahdetti'nin Volkan gazetelerinde yazılar yazmış, 13-14 Nisan 1909 tarihindeki bu gerici ayaklanmaya katılmış (isyan Rumi takvimle 31 Mart 1325'te başladığı için olay '31 Mart Vakası' diye bilinir), isyan bastırıldıktan sonra sürgüne gönderilmişti. Derviş Vahdetti'nin, o dönemde Kıbrıs'ı elinde tutan İngilizlerle ilişkili olduğu, dahası 31 Mart isyanının İngiliz istihbaratı tarafından yönlendirildiği güçlü bir iddia olarak ortaya atılmıştı. Nitekim, isyan bastırıldıktan sonra, yapılan yargılamalar sırasında İngiltere resmen suçlanmıştı.

İsyancıların tasfiye edilmesinin ardından tahtan indirilen Padişah Abdulhamit bile, 31 Mart'ı teptipleyenlerin İngilizci Kamil Paşa'nın oğlu Sait Paşa ve Prens Sabahattin yanlızı İsmail Kemal olduğunu söylemişti.

Gelenekte bu vardı! Kendi ideolojik-siyasal projelerini (şeriatı) hayata geçirmek için gerektiğinde batılı emperyal güçlerle işbirliği yapmak...

Ilımlı İslam'ın Yeşil Kuşak'tan farkı

Ilımlı İslam projesini, Soğuk Savaş yıllarındaki yine ABD patentli olan ve Sovyetler Birliği'ni Güneyden kuşatmayı amaçlayan "yeşil kuşak" stratejisi ile karıştırmamak gerekiyor.

Çünkü, "yeşil kuşak" siyaseti, radikal ya da ılımlı olduğuna bakılmaksızın her İslami harekete, anti-komünist olmak şartıyla sınırsız destek verdi. Sönümlenmeye başlayan İslami duyarlılıkları besledi, büyüttü, örgütledi ve kışkırttı. Çoğu ülkede İslamcıların ellerine silah verdi, onları donattı. (El-Kaide bu tip örgütlerden sadece biridir.) Onları bir soğuk savaş gücü olarak hazırladı ve iç savaş aygıtı olarak şekillendirdi.

Ilımlı İslam projesi ise, Müslüman dünyayı bölmeyi, kendisine yönelik politik bir tehdit haline gelen radikal İslamı yalnızlaştırmayı ve ezmeyi amaçlıyor. Bu nedenle, söz konusu projenin ilk sonuçları, dünyada ve Türkiye'de radikal İslamın ezilmeye çalışılması olacaktır.

Diğer taraftan; ılımlı İslam projesinin Türkiye bakımından önemi ise çok yönlüdür. Çünkü; Türkiye'nin kısa ve orta vadede politik yapılanmasını, toplumsal hayatını ve kültürel şekillenmesini derinden etkileme potansiyeline sahiptir. Bu emperyal proje, Türkiye'de rejimin ve toplumsal yaşamın niteliği, rengi ve geleceği ile ilgili bir çatışmanın yolunu döşemiş ve bugün ülkeyi, derin bir krizin eşiğine getirip bırakmıştır.

Bu boyutu ve özelliğiyle, Türkiye'nin bugün yaşadığı gerilimin 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 krizlerinden hem nitelik olarak hem de çatışan güçlerin dizilişi bakımından çok farklı olduğunu görmek gereklidir. Kaldı ki nitelik farkı, kaçınılmaz olarak bölünmenin karakterini de belirlemektedir. Türkiye'nin, kırılmalara uğrasa da, 80 yıllık cumhuriyet birikimi/deneyi ile geleceği ya da gelecekteki niteliği arasında yaşanan bir gerilimdir bu.

II. BÖLÜM

Türkiye'nin yeni 'Fetret' dönemi

Bilinmeli ve beklenmelidir ki, "ılımlı İslam" projesinin Türkiye'de gerçekleştirilmesinin çeşitli güçlükleri bulunmaktadır.

Öncelikle söylenecek şey şudur; Soğuk Savaş döneminde sola karşı bir kalkan olarak kullanılan İslamcı hareketler, devlet tarafından korunup kollanırken artık böyle bir ihtiyaç yok. Türkiye'nin cumhuriyetçi geleneğe sahip güçlerinin yanısıra, komünizmin bir tehdit olmaktan çıkması nedeniyle batıcı Türkiye elitinin önemli bir kesimi de bu projeye, en hafif deyimiyle sıcak bakmıyor.

Bugün Türkiye'nin eğemen güçleri arasında bir yön ve program farklılaşması oluşmuş durumda. Toplum ise yön duygusunu yitirmiş ve şaşkın.

Ayrıca, ortada çok daha önemli bir güçlük var; bütün sorunlarına karşın, Türkiye laikliği büyük ölçüde içselleştirmiş ve bu yönde gelenek oluşturmuş bir ülke. Şiddetli bir iç politik çatışma yaşamadan bu projeyi gerçekleştirmek çok zor.

Türkiye, deyim uygunsa bugün yeni bir "fetret" dönemi yaşıyor. Ülke, tıpkı 1402 Ankara Savaşı yenilgisinden sonraki Osmanlı Devleti gibi (Yıldırım Beyazıd'ın Özbek Hakanı Timur Lenk'e yenildiği ve esir düştüğü savaş) ülke şehzadeler arasındaki bir iktidar mücadelesine sahne oluyor.

Başka bir anlatımla, merkezi otoritenin zayıflaması ve Türkiye eliti arasında yaşanan yön ve program farklılaşması sonucu ülkede bir iktidar parçalanması/dağılması yaşanıyor. Farklı güç ve iktidar odakları ortaya çıkıyor ve etkinlik alanlarını genişletmeye çalışıyor.

Bunun anlamı şudur; Türkiye'nin tepesinde bugün bir kurumlar savaşı yaşanıyor. Hükümet ve Meclis çoğunluğu; Cumhurbaşkanlığı, Yüksek Yargı, Üniversiteler ve Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile çatışıyor. Polis, TSK'ya ve yüksek yargıya karşı hükümetin emrinde örtülü operasyonlar yapıyor. Her güç odağı, bütün iktidarı eline geçirmek için kıyasıya bir mücadeye girmiş durumda.

Tarihin ortaya koyduğu gibi, fetret dönemlerinin kalıcı olması ve çok uzun sürmesi doğası gereği mümkün değildir. Ya güçlü bir şehzade çıkacak ve diğerlerini tasfiye ederek bütün iktidarı elinde toplayacaktır -ki Osmanlı'da da böyle olmuş ve Mehmet Çelebi diğer şehzadeleri/kardeşlerini yenerek iktidara egemen olmuştur- ya da bu süreç, ülkede bir dağılma ve çözülmeyle sonuçlanacaktır.

İşte Türkiye böyle bir eşikte ve ülke şiddetli bir çatışmaya gebedir. İktidar savaşının taraflarından biri olan AKP'nin yanında, onunla ittifak halindeki Fethullah Gülen örgütü de bulunuyor. Devleti ve toplumu içeriden fethetmeye çalışan sinsi bir strateji izleyen F. Gülen ekibi, ABD'yi de arkasına almış görünüyor. Dolayısıyla ABD, ılımlı islam projesine destek verdiği sürece -ki kısa vadede bu desteğin süreceği anlaşılıyor- etkili olmayı sürdüreceklerini görmek gerekiyor.

Uzlaşma mümkün mü?

Çatışma ve kırılma kaçınılmaz. Kaçınılmaz çünkü, "ılımlı İslam" projesinin gerçekleştirilmesi için, Cumhuriyet'in kurucu ilkelerinin en azından sorgulanarak yumuşatılması ve revize edilmesi zorunludur. Bu girişimin sonucu, bir "ortalama" alınması demektir. O nedenle, İslamcı yazarların yanısıra kimi "alık" liberaller de sık sık Türkiye'de "bağnaz bir laiklik" olduğunu ve bunun yumuşatılması gerektiğini yazıyorlar. Ancak, her "ortalama" tarihsel ve kategorik olarak bir gerileme demektir. Başka bir anlatımla, "ortalama almak" laiklik ve cumhuriyetin başlangıç ilkelerinde bir kırılma anlamına gelir ki, bu da şiddetli bir gerilimi bereberinde getirir.

Ancak, bugün bir "uzlaşma" diye sunulacak ve "millet-devlet barışması" adına savunulacak ortalama alma girişimi, Türkiye'yi bir Suudi Arabistan ya da İran yapma projesi değildir. Bunun tarihsel, demografik ve kültürel nedenlerle mümkün olmadığı bilinmektedir. Ancak, tıpkı Pakistan gibi, Türkiye'nin de süreç içinde bir Malezya veya Endonezya haline getirilmesi, bu çevreler tarafından mümkün görünmektedir. Hedef büyük ölçüde budur.

İşte AKP ve Fethullah Gülen hareketi; yapısı, kaynakları, kapitalizme ve batıya uyum kapasiteleri, ideolojik ve kültürel dokusu ile bu proje için en uygun araç olarak öne çıkmaktadır.

Dolayısıyla içinde bulunduğumuz dönemde, düşük yoğunluklu bir islamizasyon sürecinin yaşandığını söylemek; en azından ABD ve Batı'yı arkasına alan AKP hükümetinin ve Fethullah Gülen örgütünün bunu zorlayacağını tahmin etmek, yüksek bir gözlem gücünü gerektirmemektedir. Bu nedenle, önümüzdeki dönemi, daha da sertleşecek laiklik tartışmaları ve toplumsal gerilim ortamı içinde geçirmek sürpriz olmayacaktır.

Bütün iktidarı istemek!

ABD ve Batı'ya yaslanarak Türkiye'deki iktidar alanını genişletmeye çalışan, başka bir deyimle kendi adına "fetret" durumuna son vererek bütün iktidarı ele geçirmek isteyen AKP hükümeti, çok açık ki, bu projeye dört elle sarılacaktı. Kaldı ki, başka bir seçeneği de yoktu.

Nitekim, bugünlerde yapılan bütün meslek birliklerinin kongrelerinde AKP'nin ayrı liste çıkarması, bu operasyonun bir parçasıdır. Bürokrasideki kadrolaşma ise net bir işarettir.

Çünkü AKP ve F. Gülen ekibi, ancak ABD ve Batı'yı arkasına aldığı taktirde tam anlamıyla iktidar olacağını, kısmi de olsa, bir islamcılaştırma projesini gerçekleştirerek tabanını tatmin edeceğini hesaplamaktadır.

Ancak, AKP hükümetinin 4 yıllık icraatına bakıldığında, ülke içindeki güç dengeleri ve konjonktür kendi lehine olmadığı zamanlarda geri çekildiği ve esnek davrandığı görülüyor. Diğer kurumlarla sürekli olarak kavga eden, güç denemesine girişen AKP'nin, esas olarak kendi iktidarının alt yapısını kalıcılaştırmaya (hükümet etme alanını genişletmeye) çalıştığı izleniyor. Tipik bir fetret dönemi refleksi denilebilir bu politikaya.

ABD desteği devam edecek mi?

ABD'nin neo-klasik imparatorluk projesinin Irak ve Afganistan'da batağa saplanmasından sonra, "teröre karşı cephe ülkesi" olarak tanımladığı Türkiye'deki "ılımlı İslam" projesine, eskisi gibi yüksek destek vermeyi sürdürüp sürdürmeyeceği ayrıca tartışılmalıdır.

AKP hükümetinin ABD ile imzaladığı ve Türkiye'yi Washington'un bölge siyasetlerine (GOP'un hayata geçirilmesi vb.) eklemleyen yeni "Vizyon Belgesi" bu desteğin ömrünü şimdilik uzatmış görünüyor.

Ancak, Mısır, Ürdün ve Filistin'de yapılan seçimler ile Suudi Arabistan'daki (tuhaf bir durum ama) daha sert bir islami muhalefetin varlığı, ılımlı islam projesinin radikal islamı geliştirdiği gibi bir kanaatin yaygınlaşmasına, dolayısıyla ABD'deki bazı fikir kuruluşlarında (Amerikan Girişim Enstitüsü gibi) bu projeye daha temkinli yaklaşılmasına yol açtığını da unutmamak gereklidir.

Bugün, ABD'de ılımlı islama verdiği destek konusunda bir kararsızlık yaşanmaktadır. Bu kararsızlık, hem AKP hükümetinin geleceğini hem de bölgede yaşanacak politik gelişmelerin karakterini etkileyecektir.

Merdan YANARDAĞ:Bir Amerikan projesi olarak AKP-2

? zinisim adnikraf ninekilheT


Son günlerde, gerek Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinde gerekse bu hükümete destek veren İslami kesimler ve iktidara yakın iş çevrelerinde alttan alta gelişen bir tedirginlik gözleniyor.

Çünkü AKP, seçimlerden sonra geleneksel iktidar bloku ile oluşan "mecburi uzlaşma" sınırlarını zorluyor, zorladıkça bu gerilim de artıyor. Uzlaşma, aynı zamanda bir sınırlanma ve sınırlama da demek. Bu olguyu göremeyen AKP, kendi iktidar alanını genişletme stratejisini sürdürmekte ısrar ediyor.

Her aşamada rejimi zorlayan AKP, muhtaç olduğu gücü ise seçmen desteğinden çok, dışarıda, Avrupa Birliği (AB) ve Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) aradığı için, bu desteğin geri çekilmeye başladığını hissettiği şu günlerde, giderek daha saldırgan bir tutum sergiliyor. Bu durum tam bir açmaz yarattığı gibi, gerilimi daha da arttırarak bir çatışma ortamının gelişmesine yol açıyor.

I-TIRMANAN POLİTİK GERİLİM VE SIKIŞAN AKP

AKP, başlangıçta ileriye doğru yaptığı her hamlede, önce yayılma sınırlarını görmek istiyor, tepkileri ölçüyor ve direnişin şiddetine göre ya geri çekiliyor ya da elde ettiği mevziyi tahkim ediyordu. Bütün "değişim" edebiyatına ve bu doğrultuda atılan kimi göstermelik adımlara karşın AKP'ye karşı duyulan güvensizliğin temelinde de bu politika yatıyor. Bir "gizli gündem" bulunduğu kuşkusu, çekirdek devletten bütün topluma doğru yayılıyor.

Dolayısıyla AKP hükümetinin, bir politik taktik olarak benimsediği iki adım ileri bir adım geri atmak şeklindeki mehter yürüyüşünü bu koşullarda daha fazla sürdüremeyeceği görülüyor.

Bu durumda AKP köklü bir tutum değişikliğine yönelmez ise (artık çok zor görünüyor!) egemen blok içi ilişkilerin bir kırılma noktasına doğru ilerlemesi de kaçınılmaz olacak. Çünkü AKP, diğer sorunlar bir kenera bırakılsa bile, ABD ve AB'nin desteğini sürdürebilmek için en az iki sorunu Batıyı tatmin edecek şekilde çözmek zorunda. Bunlardan birincisi Kıbrıs, diğeri de başta Kuzey Irak'taki federe devlet olmak üzere Kürt sorunudur. Bunlara bir üçüncüsü, ABD ile ilişkiler bağlamında İran konusu da eklenebilir.

Bu üç sorundan herhangi birinin genel olarak Batı'yı özel olarak da ABD'yi tatmın edecek şekilde AKP tarafından çözülmesi ise imkansız görünüyor. AKP'nin bu sorunların çözümüne yönelik bir projesi ve siyaseti olmadığı gibi, bu yönde yapacağı her politik hamlenin, Türkiye'nin tepesinde giderek büyüyen çatlağın tam bir kırılma ve/veya yarılmaya dönüşmesine yol açabileceğini de görmek gerekiyor.

Türkiye'nin 2007 dönemeci

Yasal prosedüre göre 2007'de hem cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacak hem de genel seçimlere gidilecek. Zamanında seçim isteyen AKP, böylece mevcut Meclis aritmetiği değişmeden yeni cumhurbaşkanını kendisi belirlemek, mümkünse bir partiliyi Çankaya'ya taşımak istiyor. AKP'nin iktidarı bütünüyle fethetme ve sistemi dönüştürme siyaseti bunu zorunlu kılıyor. İşte bu ideolojik zorunluluk, siyasal ve toplumsal realiteyle çeliştiği gibi çatışıyor da.

Diğer taraftan 2007, aynı zamanda kısa vadeli dış borç ödemelerinin de yapılacağı bir yıl olacak. Daha da önemlisi, cari açığın işaret ettiği yıkıcı bir ekonomik krizin çıkma olasılığının yükseleceği bir döneme girilecek. Ekonomi yönetimini bir borç yönetimi olarak algılayan mevcut hükümet, kaçınılmaz olarak borçlanma yeteneğini sürdürmek için yeni kaynaklar arayacak. (Öyle anlaşılıyor ki, hükümet bu konuda yaşanacak bir tıkanmayı önlemek için 11 Eylül'den sonra Batı'dan kaçan Arap sermayesine yaslanmayı deneyecek.)

Belki bu aşamada çok önemli başka bir olguya daha işaret etmek zorunluluğu var; 2007'de içine girilecek yeni dönem, gelir dağılımındaki derin uçurumun yol açtığı öfke birikiminin, hükümetten beklentileri aşarak bir patlamaya dönüşme potansiyelini de içinde taşıdığını unutmamak gerekiyor.

Erken seçim kaçınılmaz hale mi geliyor?

Bütün bu gelişmeleri tam olarak kavramadığı düşünülse bile, sezdiği kesin olan AKP yönetiminin, kendisini iktidara taşıyan rüzgar henüz yön değiştirmeden, beş yılllık yeni bir hükümet dönemini garantilemek isteyeceği açıktır. Bu nedenle AKP, yıkıcı bir ekonomik krizin etkilerinden de kaçınmak amacıyla seçmenden tazelenmiş bir iktidar onayı almayı deneyecektir.

Nitekim, hükümetin yaptığı bir dizi hazırlık da AKP'nin 2006 yılı sonu veya 2007 başında baskın bir erken seçime hazırlandığını gösteriyor. Öyle ki, örneği görülmemiş yolsuzlukları da göze alan AKP, iktidar yandaşı şirketleri kollayarak, büyüterek ve yeni bir zenginler sınıfı yaratmayı deneyerek seçimler için güç ve kaynak biriktirmeye çalışıyor.

Hesap basit; bir kez daha iktidara gelindiği taktirde, 4 yıllık hükümet pratiğinin sağladığı tecrübe, başlangıçtaki tepkilerin yumuşaması ve ikinci kez seçilmenin sağladığı inisiyatif ile muhalefet güçlerinin direniş eğilimlerinin kırılacağı düşünülüyor. Dolayısıyla böyle bir politik iklimde, hem çekirdek tabanın ertelenen ideolojik beklentileri karşılanabilir hem de başta ABD olmak üzere Batı'nın desteği yeniden sağlanabilir diye bakılıyor.

Sonuç olarak, politik belirsizlik ortamı, iktidara karşı duyulan kuşku ve tedirginliğin beslediği gerilim, sadece devlet içinde kuvvetler çatışmasına yol açmıyor, toplumu da içine alarak genişliyor.

Tam bu dönemde; Batı karşısında duyulan eziklik, bölünme korkusu ve Güneydoğu'da tırmanan çatışmaların etkisiyle yeniden yükselişe geçen milliyetçi dalga da, bir yandan iktidarı ve toplumu kuşatırken, diğer yandan bu olgunun bizatihi kendisi başlı başına bir gerilim kaynağı olma özelliği taşıyor.

II. TÜRKİYE'NİN NEO-CON'LARI; MUHAFAZAKÂR DEMOKRATLAR

Yukarıda giriş niteliğinde ve uzun sayılabilecek güncel değerlendirmenin ardından, şimdi, geçen yazımda başladığım AKP'nin tarihsel, ideolojik ve felsefi değerlendirmesine devam edebiliriz.

AKP, sadece gizli politik bağlantılar, pazarlıklar, çıkar hesapları ve gelecek projesini yaşama geçirecek uluslararası bağlantılar kurma hesaplarıyla değil, aynı zamanda ideolojik ve felsefi olarak da Amerikancı bir karektere sahiptir.

Şimdi bu tezi açmaya ve temellendirmeye çalışalım...

Son yıllarda sık sık karşımıza çıkan bir kavram var; muhafazakâr demokrasi... Bir kavram ve politik yaklaşım olarak içi yeterince doldurulamamış olmasına karşın, özellikle 3 Kasım 2002 seçimlerinden bu yana sağ çevrelerde yaygın şekilde tartışılan bir konu olduğu da açık. Bu kavramın ima ettiği ideolojik-politik pozisyon, esas olarak, Başbakan R. Tayyip Erdoğan'ın siyasi danışmanı Dr. Yalçın Akdoğan'a hazırlatılan 'Muhafazakâr Demokrasi' (AKP Yayınları, Ankara 2003) isimli kitapla ortaya konuldu ve ancak o zaman akademik ve siyasal düzeyde tartışılabilecek bir muhteva kazandı. Kitabın sunuşunda belirtildiğine göre, bu çalışmaya, Ömer Çelik ve Taha Akyol gibi isimlerin de katkı sağlaması ayrıca dikkat çekici.

Başbakan Erdoğan'ın da "önsöz" yazdığı bu kitabın yayınlanma amacını, AKP'yi bir çizgi olarak Milli Görüş geleneğinden ayırmak diye özetleyebiliriz. Dolayısıyla, AKP'nin bu kitap ile kendisine teorik bir temel ve ideolojik bir arka plan hazırlamak gibi iddialı bir çaba içine girdiği de söylenebilir. Çünkü AKP, sadece bu kitabı yayınlamakla kalmadı ve 2003 sonunda düzenlediği "Uluslararası Muhafazakârlık ve Demokrasi Sempozyumu" ile Batılı bazı sağcı ve huhafazakâr akademisyenlerin de katkısını alarak bu yöndeki çalışmalarını sürdürdü.

AKP ve geleneksel muhafazakârlık

Bu kitap ile kendisini "muhafazakâr demokrat" bir parti olarak değerlendiren AKP, bu kavramsallaştırmayı teorik ve tarihsel bir temele oturtmaya çalışıyor. Gelgelelim, tarihsel referanslarıyla birlikte ele alındığında, AKP'nin geleneksel muhafazakârlıktan önemli farklılıklar taşıdığı da ortaya çıkıyor. Duyulan bu sıkıntı nedeniyle olsa gerek, AKP liderliği sadece "muhafazakâr" değil, aynı zamanda "demokrat" bir hareket/parti olduklarını özellikle vurgulama ihtiyacı duyuyor. Bu yanıyla, salt geleneksel İslamcı çizgiden değil, aynı zamanda "milliyetçi muhafazakâr" söylemden de kendilerini ayırmaya çalışıyorlar.

Batı'dan farklı olarak Türkiye'de Soğuk Savaş döneminin, 28 Şubat 1997 sonrasında bir ölçüde bitirildiği söylenebilir. Bu tarih aynı zamanda, sola ve komünizme karşı mücadelede, sistem tarafından İslam'a biçilen rolün de sonu demekti. İslamcı harekette doğan amaç boşluğu ve yaşanan ayrışma nedeniyle, bu hareketin "ılımlısı" ve "radikaliyle" kendisini yeniden tanımlaması kaçınılmazdı. Bu bakımdan, AKP Genel Başkanı Erdoğan'ın, "İyi ki 28 Şubatı yaşamışız, iyi ki Fazilet Partisi'nden ayrıldık" demesi önemlidir. Başlangıçtaki muğlak politikalar ve kendilerini tanımlamakta çektikleri zorluklar, AKP liderliğindeki yeni kimlik arayışının dışavurumundan başka bir şey değildi.

Neo-con hareket ve AKP

Muhafazakâr demokratlık; gerek sözkonusu kitap gerekse AKP sözcüleri tarafından, din-siyaset ilişkisinin yeniden tanımlanması zemininde ele alınıyor. Din-siyaset ilişkisi, din merkezli temel hak ve özgürlüklerin korunması bağlamında değerlendiriliyor. Dini ifade ve örgütlenme özgürlüğünün savunulması siyasal öncelikler arasında yer alıyor. Bu anlayış, esas olarak aydınlanma ve modernitenin kazanımlarına, insan aklının özgürleşmesi ve bilimin yol göstericiliğine karşı olmak gibi, esasa ilişkin konularda geleneksel muhafazakâr tavrın tarihsel ve kategorik olarak daha "gerici" temellerde yeniden üretilmesinden başka bir anlama gelmiyor.

Çünkü, muhafazakâr demokratların (AKP'nin) demokrasi ve hukuk devleti anlayışları, şer-i hükümlerin ağır bastığı bir anayasal düzenden başka bir şey değil. Bu model, ABD'nin "Büyük Ortadoğu"yu düzenlemek ve Washington'un küresel egemenliği dünyanın kalbi olan bu bölgeden rıza üretmek amacıyla geliştirdiği "ılımlı İslam" projesiyle hemen hemen aynı şeydir. İşte bu zemin, bizim "muhafazakâr demokratlar" ile Amerikan yeni muhafazakârlığının (neo-conservative) buluşma düzlemidir.

Muhafazakâr liberalleşme

AKP yöneticileri; bireysel referanslarının İslam olduğunu, ancak siyasi referanslarının demokrasi olduğunu vurguluyorlar. Dini, "Kemalist gelenek gibi mabetlere ve vicdanlara hapsetmeyi" değil, güya siyasal alandan çekerek bireysel ve toplumsal alanda yeniden kurmayı hedefliyorlar. Bu anlayışa göre din, siyasal bir olgu değil, toplumsal bir olgudur.

Ancak, yine onlara göre din toplumu yönetmeye yetmez. Çünkü, ekonomik bir programı ve öngörüsü yoktur. Dolayısıyla Müslüman toplumlar liberal ekonomi esaslarına göre de yönetilebilir. Böylece, muhafazakâr demokrat AKP yeni liberalizmin de kapısından içeri girmiş olur. Bu kapı, Amerikan neo-con hareketin geçtiği kapıyla büyük ölçüde aynıdır. Fark sadece kapının boyutlarındadır; birisi daha küçük diğeri ise daha büyüktür...

Kitapla devam edelim... Muhafazakâr ve islami düşünceye göre, insan doğası itibariyle gerek bedensel gerekse zihinsel ve duygusal anlamda kusurlu bir varlıktır. İnsan zihni, içinde bulunduğu dünyayı, özellikle de onun "beşeri yönünü" hakkıyla kavramaktan acizdir. Beşeri bilgiye laboratuar ortamında ulaşılamaz. Bu anlayış, klasik muhafazakârlardan yeni muhafazakarlara kadar uzanan bir "felsefi" alanın ortak eksenini oluşturur. Amerikan yeni muhafazakârlığının fikir babalarından siyaset felsefecisi Leo Strauss, bu anlayışı kuramının temeline oturtur.

Faşizan siyaset anlayışı

Bu çizgiye göre, toplumu yönetme elit tabakanın görevidir. Siyaseti ancak iyi yetişmiş bu elit grup yapmalıdır. Sıradan insanları bu işin, yani siyasetin içine sokmanın bir anlamı yoktur, zarar verir ve işleri zorlaştırırlar. Tarihsel ve felsefi referansı Platon'a kadar uzanan bu modern faşizan yaklaşım tipik bir Leo Straussçuluktur.

Benzer gerekçelerle sınırlı siyasetten yana olan Dr. Akdoğan, AKP'nin toplum-siyaset ilişkilerine bakışını anlatırken bunun nedenlerini de sıralıyor. Ancak, çelişkilerle dolu Muhafazakâr Demokrasi kitabında, bir yandan AKP'nin "sınırlı siyasetten" yana olduğu belirtilirken diğer yandan da toplum mühendisliğine karşı olduğu vurgulanıyor. Oysa, "toplum mühendisliği" kısaca siyasetin kendisi olarak tanımlanabilir. Buna karşı olmak gerçekte siyasete karşı olmaktır.

AKP'nin "muhafazakâr demokrasi" kavramıyla ifade ettiği ideolojik-politik çizgisi, Avrupalı muhafazakâr demokrat partilerden çok, ABD'deki yeni muhafazakâr hareketle paralellik taşımaktadır. Bu değerlendirmeyi biraz daha derinleştirirsek; AKP çizgisi, ağırlık merkezini neo-con anlayışın oluşturduğu, Avrupa muhafazakârlığı ile ABD yeni muhafazakârlığının eklektik bir ifadesidir. AKP'nin kurduğu ilişkiler, izlediği iktisadi ve toplumsal siyaset ve küresel çatışmalardaki konumlanışı (dış politikası) bize bu konuda yeterince kanıt sunmaktadır. Hatta bu kanıtlardan bazıları, AKP'nin doğrudan bir Amerikan projesi olduğuna da işaret etmektedir

Merdan YANARDAĞ:Bir Amerikan Projesi Olarak AKP-I

? zinisim adnikraf ninekilheT



Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin iç dinamiklere dayalı bir iktidar kudretine sahip olmaktan çok, esas olarak dış dinamiklere yaslanarak ülke içindeki iktidar alanını genişletmeye çalışan bir siyasal profil verdiği gözleniyor.

Öyle anlaşılıyor ki, iktidar refarasını Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa Birliği'nden (AB) alan AKP'nin başka çaresi de yoktu. Bu nedenle Erdoğan ve beraberindekilerin zaman zaman Ankara'da ilan ettiği "kırmızı çizgiler" Washington ya da Brüksel'de aşıldığında, buna direnemeyecekleri belliydi. Nitekim hiç bir ihtilafta direnme yoluna da gitmediler.

Ancak, Batı'ya yaslanarak iktidarda kalmaya çalışan, AB sopasını kullanarak muhalefet güçlerini pasifize etme siyaseti izleyen AKP'nin, yürüdüğü bu yolun sonuna geldiği anlaşılıyor.

Son altı ayın gelişmelerine bakıldığında, ABD'nin gerilimli bir ilişki sürdürdüğü AKP hükümeti ile mesafesini açmaya başladığı, "ılımlı islam" siyasetini gözden geçirdiği ve hem Ortadoğu'da hem de Türkiye'de yeni bir alternatif arayışına girdiği gözleniyor.

Bu gelişmeyi, AKP hakkındaki bu seri yazının sonraki bölümlerinde değerlendireceğim. Çünkü, öncelikle AKP'nin kuruluş öncesi ve sonrasına, nasıl bir parti olduğuna, kimler tarafından tasarlanıp iktidara getirildiğine, ideolojik-politik hatının ne olduğuna ve bu politik hattın siyasal islamla ilişkisine bakmak gerekiyor.

Bir ABD projesi

AKP, Washington tarafından geliştirilen ve merkezinde "ılımlı İslam" siyasetinin bulunduğu Büyük Ortadoğu Projesi'nin stratejik bir ürünüdür. Üstelik, tasarlanmış, planlanmış ve sınırları çizilmiş bir projedir. Doğunun kalbine sokulmuş bir Truva Atı'dır. AKP, ABD'yi yöneten ve kısaca 'neo-con' denilen yeni muhafazakarların (Neo-Conservatives) geliştirdiği "imparatorluk" siyasetinin İslam dünyasındaki taşıyıcı unsurudur.

Durum o kadar açıktır ki, daha AKP kurulmadan Amerikalı strateji uzmanlarının ve siyaset kurucularının yazdıkları, insana, "bu kadar da olmaz" dedirtecek türdendir. Üstelik, AKP'de bunu saklamamakta, dahası söz konusu durumdan sakınmasız bir fırsatçılıkla yararlanmaya çalışmaktadır.

Türkiye'nin yeri

Konuyu ve bu "işbirliğini" aşağıda kanıtlarıyla açmaya çalışacağım. Ancak, daha önce, İstanbul'da Sinagoglara ve İngiliz Konsolosluğu'na karşı 15-20 Kasım 2003 tarihlerinde yapılan bombalı saldırıların hemen sonrasında yaşanan bir dizi gelişmeyi değerlendirmekte, konunun daha net şekilde anlaşılması için, yarar var.

Çünkü, İstanbul'da patlayan bombalar, başta Washington olmak üzere Batı başkentlerinde 1990'lı yılların ortalarından beri hazırlanan ve Türkiye'nin küresel düzen içindeki yerinin de yeniden tanımlanmasını içeren tartışmaları tetikledi.

Bu dönemde Türkiye'ye bir test alanı olarak bakılıyor ve ılımlı İslam ile radikal İslam'ın kapışacağı bir alan olarak görülüyordu. Batı basınında, "Sandık bombayı yenecek mi?" diye soruluyordu. Sandık ile işaret edilen AKP oluyor, bomba ise "radikal İslamı" temsil ediyordu.

Türkiye'ye yeni rol

Batı, Atlantik ötesi ve berisiyle kendisine yönelik küresel bir tehdit olarak algıladığı radikal İslam'a karşı çözümü, giderek artan oranda, ılımlı İslamı güçlendirmekte arıyordu.

Artık, hem ABD hem de Avrupa'daki Amerikancı çevreler, geçmişten farklı olarak Türkiye'ye yeni bir rol biçmeye hazırlanıyordu. Doğrusu, diğer Batı Avrupa ülkelerinin de (Almanya-Fransa) bu role pek itiraz ettikleri söylenemezdi. Dolayısıyla, daha önce, 'modern, laik ve demokratik bir ülke' olarak Müslüman dünya için örnek oluşturduğu belirtilen Türkiye, bundan sonra 'demokratik İslam ülkesi', diğer bir deyimle 'ılımlı Müslüman ülke' olarak bütün Doğuya bir 'model' olarak sunulmak isteniyordu.

Bu yönde Batı basınında çıkan yazılarda gözle görülür bir artış vardı. Türkiye'deki AKP hükümetinin, bu model için 'ideal' bir politik ortam oluşturduğu belirtiliyordu.

Dervişin zikriyle fikri

İslami yönelimli ve muhafazakar yeni orta sınıflara ve yine aynı yönelime sahip ve fakat orta ölçekli olmak sınırlarını aşan Anadolu sermayesine dayanan AKP yönetimi, bu konjonktürden aldığı güçle, ülkede sınırlı bir İslamizasyonu gerçekleştirebileceğini düşünüyordu. Yani, AKP de Batılı merkezlerle aynı görüşteydi. AKP teorisyenleri, iç ve dış dinmiklerin örtüştüğünü düşünüyorlardı.

Esas olarak ABD'ye dayanarak ülkede iktidar alanını genişletme stratejisi izleyen AKP, bu yolla hem kendi tabanının beklentilerini karşılama olanağını elde ettiğini sanıyor hem de Marmara sermayesi ile zaman zaman çatışarak, zaman zaman da uzlaşarak yeni bir iktidar bileşimi oluşmayı hedefliyordu.

Bugün sistemin pilot kabininde yaşanan şiddetli gerilimin ve bir tür yeni 'fetret' durumunun nedenini burada aramak gerekiyor.

Şeriat istiyorlar mı?

Ancak, AKP Türkiye'yi katı bir "şeriat ülkesi" haline getiremeyeceğini görüyor. Böyle bir amacın, çok şiddetli bir toplumsal ve siyasal çatışma yaşanmadan gerçekleşmeyeceğini 28 Şubat'tan sonra kavradıkları anlaşılıyor.

Bu nedenle, düşük yoğunluklu bir İslamizasyon hamlesi, bu kesimleri tatmin edecek gibi görünüyor. Ancak, düşük yoğunluklu da olsa, bir islami projenin amacına ulaşması, Cumhuriyetin kurucu ilkelerini değiştirmeden mümkün görünmüyor. AKP'nin İmam Hatip Liseleri'nin önünü açmak, türban, "helal gıda" ve Milli Eğitim müfredatının değiştirilmesi vb. için yürüttüğü ısrarlı çaba bu çerçevede değerlendirilmeli.

Bir proje olarak AKP

Evet, yukarıda da belirttiğim gibi AKP; ABD tarafından geliştirilen "Büyük Ortadoğu Projesi" ve "ılımlı İslam" siyasetinin bir ürünü, Washington'da tasarlanmış ve Ankara'da yürürlüğe konulmuş politik bir projedir. Şimdi bu tezi biraz açalım.

Amerikan dışişleri ve istihbaratının önde gelen Ortadoğu, Türkiye ve İslam uzmanlarından Graham Fuller'in, 1990'lı yılların başından beri "ılımlı İslam" projesi üzerinde çalıştığı bilinir.

Fuller, Ortadoğu'daki anti-amerikan radikal islamcı akımları önleme ve geriletmenin yolunun, laik sistemleri desteklemekten değil, aksine radikal islamcı partileri küresel kapitalist sistem içine çekecek ve özlerini dönüştürecek bir yaklaşımı benimsemekten geçtiği tezini yıllardır savunur.

Fuller'e göre Batılıların, Doğuda laiklik konusundaki ısrarının hiçbir anlamı yok. Çünkü, İslam dünyasında laikliğin tarihsel ve kültürel temelleri bulunmuyor. Laiklik, Batı-Hristiyan kültürene özgü bir olgudur. Ayrıca, Müslümanların günlük yaşamlarında dini nasıl yorumlayıp uyguladıkları ABD'nin stratejik çıkarlarını da hiç ilgilendirmez. Önemli olan şey, bu ülkelerin ya da örgütlerin anti-amerikan bir niteliğe sahip olmamasıdır.

O da ancak, ılımlı bir İslami modeli geliştirmekle mümkündür. Bu çerçeveden bakılınca, Fuller'e göre, Fransız ekolünü izleyen laik Türkiye "başarısız" bir örnektir. Laiklik nedeniyle İslam dünyasından, onları etkileyemeyecek ölçüde uzaklaşmıştır. Ancak, yine de önemli bir laik birikime ve demokratik geleneğe sahiptir. Bu durumda bir "ortalama" alınabilir.

Örneğin; Amerikalı strateji uzmanlarından Dinesh D'Souza da, daha 1995'te yazdığı bir kitapta, "Biz İslam köktendinciliğini dönüştürmeli, onları liberalleştirmeliyiz" demektedir.

İşte bu "ortalama" ılımlı islamdır.

Graham Fuller'in falcılığı

G. Fuller, 2000 yılında Türkiye hakkında yaptığı "şaşırtıcı" bir yorumda aynen şunları söylüyor:

"Türkiye, yakın bir gelecekte iki partili bir temsil sistemine gebe... Kökleri geçmişe dayanan ekonomik kriz, iktidardaki koalisyon (B. Ecevit liderliğindeki 57. Hükümetten söz ediyor) partilerinde büyük deprem yaratacak. Fazilet Partisi'nden kopan bir grup ılımlı İslamcı, geniş tabanlı bir siyasi oluşuma gidecek. Bazı etkin siyasetçiler, partilerinden istifa ederek bu yeni oluşuma katılacak. Yeni oluşum kar topu gibi büyüyüp gelişecek. Türkiye'de yakın gelecekte ılımlı İslamcılar iktidara gelecek. Ilımlı İslamcıların yanında İslami söylemlere ters düşmeyen ılımlı sol bir parti de Meclise sokulacak." (Akt. Prof. Dr. Ümit Özdağ, Yeniçağ gazetesi, 29.4.2004)

Ne demeli? Yukarıdaki satırlar bir "analiz" olmanın çok ötesine geçmiyor mu? Fuller, sizce de tasarlanmış, bağlantıları kurulmuş ve bir ihtiyat payı bile bırakmaya gerek duymayan kesinlikteki bilgilerden (dikkat 2000 yılından söz ediyoruz) hareket etmiyor mu? Eğer Fuller bir falcı değilse, yeryüzünde bu kesinlik ve şaşmazlıkla ortaya konulan başka bir siyaset projesi örneği var mı? Çünkü, bu öngörüdeki neredeyse herşey gerçekleşmiş durumda.

Erdoğan ve AKP'nin gizli ABD görüşmeleri

Deneyimli gazeteci Turan Yavuz'un Mart 2006'da çıkan son kitabı "Çuvallayan İttifak", AKP'nin Washington'da nasıl projelendirildiğinin perde arkasına da ışık tutuyor. Bugüne kadar karanlıkta kalan bir dizi gizli buluşmayı aydınlatıyor. Turan Yavuz'un kitabında ulaştığı bilgiler, yukarıda yaptığım analize tartışılmaz kanıtlar sunuyor.

Öykü, AKP'yi iktidara taşıyan 3 Kasım 2002 seçimlerinden önce Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD ziyaretinde başlıyor. Ocak 2002 tarihinde gerçekleşen bu ziyarette Erdoğan, ABD'nin savunma eski bakan yardımcılarından "Karanlıklar Prensi" diye tanınan Richard Perle ile gizli bir görüşme yapıyor. Erdoğan, gayri resmi nitelikteki bu gizli buluşmada, AKP'nin başta Irak konusu olmak üzere, ABD'nin küresel siyasetlerini destekleyecekleri yönünde güvence veriyor.

Turan Yavuz, kitabında ABD-AKP ilişkilerini deşiefre eden bu gizli randevu olayını ve görüşmeler zincirini şöyle anlatıyor:

"Cüneyd Zapsu, Erdoğan'ın daha başbakan olmadan Washinton'un etkin kişileriyle ilişki kurmasını 'Çizmeli Adam' lakabıyla tanınan Grenville Byford adındaki arkadaşı kanalıyla sağlamış. Zapsu'nun Byford'la dostluğu ise Davos toplantılarına dayanıyor. Boston'da 'Birahanelerr Kralı' olarak ün yapan ve şirket stratejileri danışmanlığıyla tanınan Byford'un eşi Orit Gadiesh de, bu gizli ilişkiler yumağının önemli bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.

"Gadiesh, iş çevrelerinin saygın dergisi Forbes tarafından 'Dünyanın en güçlü 91. kadını' seçilmiş bir İsrailli. İsrailli bir generalin kızı ve ayrıca hem İsrail'in eski başbakanlarından Şimon Peres'in baldızı hem de en yakın danışmanlarından biri. Daha 17 yaşındayken İsrail Genelkurmay Başkanı'nın askeri istihbarat biriminde asistanı olarak çalışma hayatına başlamış.

"Kuşkusuz ABD yönetiminden, Ocak 2002'de Washington'a gelen ve hiçbir resmi sıfatı olmayan Erdoğan'la resmi temas kurması beklenemezdi. İşte bu noktada, Zapsu'nun dostları Byford ve eşi Gadiesh, Erdoğan için Washington yönetimi adına hareket eden ve 'Şahinler' grubunda yer alan Perle ile gayri resmi bir görüşme ayarlıyor. Bu gizli buluşmada Perle, Erdoğan'a ABD'nin özellikle Ortadoğu'ya bakışını anlatıyor, Irak'ta Saddam rejimine son verileceğinin altını çiziyor.

"Erdoğan da bu kahvaltılı buluşmada, ABD'nin Irak konusundaki tutumunu desteklediğini söylüyor, Perle'e kendisinden söz ediyor, lideri olduğu partisi AKP hakkında bilgi veriyor. (...) 3 Kasım seçimlerinde milletvekili olamayan Erdoğan, seçimlerin ardından tekrar Washington'a gidiyor. Erdoğan, bu ziyaretinde de resmi bir sıfat taşımamakta, sadece AKP Genel Başkanı olarak temaslar yapmayı planlamaktadır.

"Ortaya yine Zapsu'nun Davos'tan arkadaşı Byford çıkıyor ve Erdoğan'ın AKP Genel Başkanı sıfatıyla ABD Başkanı George W. Bush'la görüşmesini sağlıyor. Bush'un davet mektubunu 3 Aralık 2002'de Ankara'ya getirenler ise ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ile ABD'nin eski Ankara büyükelçilerinden Mark Grossman." (Bkz. Turan Yavuz, Çuvallayan İttifak, Destek Yayınları, Mart 2006 Ankara, Say. 41, 46, 50, 126)

Türkiye'den Washington'a gelen bilgiler (çoğu ABD'nin doğrudan yaptığı araştırmalara dayalıydı) AKP'nin iktidara yürüdüğünü gösterdiği için onlar da Erdoğan ve ekibiyle üst düzey temas kurmaktan yanaydı. Çünkü, daha Erdoğan'ın İstanbul belediye başkanlığı sırasında ABD Büyükelçisi ve Başkonsolosu sık sık kendisiyle görüşüyordu. ABD Yahudi lobisinin önde gelen isimleri de Erdoğan'la İstanbul'da gizli görüşmeler yapmıştı. Artık seviyeyi biraz yükseltmek gerekiyordu. İşte tam bu sırada Erdoğan kendi ayaklarına gelince, plan kolaylıkla gerçekleştirildi.

Kendisine seçim kazandıracak iç dinamiklere güvenmeyen AKP liderliği, iktidarı feth etmenin yolunun Washington'dan geçtiğini düşünüyor ve bu güce yaslanarak politik projelerini hayata geçirebileceklerini tasarlıyorlardı.

AKP'nin tarihi fırsatı

AKP yönetimi, ABD'nin gezegene egemen olma stratejisi ve küreselleşme sürecinin, kendi siyasal hedefleri bakımından elverişli bir konjonktür yarattığını hesaplıyor ve durumu değerlendirmeye çalışıyordu. Recep Tayyip Erdoğan'ın yakın çalışma arkadaşlarından, Başbakanlık Başdanışmanı Doç. Dr. Yalçın Akdoğan bu durumu çok açıkça ortaya koyuyordu.

AKP'nin teorisyenliği ile görevlendirilen Akdoğan, Ömer Çelik (Erdoğan'ın siyasi danışmanı, milletvekili) ve Taha Akyol'un katkılarıyla hazırladığı, "Muhafazakar Demokrasi" kitabında (önsözünü R.T.Erdoğan yazdı) iç ve dış dinamiklerin Türkiye'nin islami dönüşümü için uygun olduğunu ileri sürüyordu.

Yalçın Akdoğan şunları yazıyor:

"Son iki yüzyıl içinde ilk defa iç dinamikler ile dış dinamikler örtüşmektedir. AKP'yi iktidara getiren kitlelerin talepleri ile (iç dinamikler) ABD'nin ve AB'nin talepleri aynı çizgide birleşmişlerdir. Bu defa halkın istekleri ile Batı'nın istekleri birleşmiştir."

İşte durum bu kadar açık. Akdoğan, programatik hedefleri ve izledikleri siyasetin ABD'nin ve AB'nin talepleri ile "birleştiğini" ilan ediyor.

Bu tespit bir yanıyla doğrudur. Çünkü, eğer iç dinamikler ve koşullar uygun değilse, dış dinamikler ne kadar uygun ve etkin olursa olsun, bir siyasal dönüşüm programını hayata geçiremek çok zor, bazen de imkansızdır. Ancak, bu değerlendirmenin en önemli yanı, AKP'nin kendi siyasi hedefleri ile ABD ve Batı'nın beklentileri arasında bir uyum bulunduğunu "itiraf" etmiş olmasıdır. Diğer bir anlatımla, AKP, bu güçlerin siyasi programının Türkiye ve bölgedeki taşıyıcısı olduğunu kabul etmektedir.

Çatışma kaçınılmaz

Gel gelelim, bilinmeli ve beklenmelidir ki, "ılımlı İslam" projesinin Türkiye'de gerçekleştirilmesinin çeşitli güçlükleri var. Türkiye eliti ağırlıklı bir kesimiyle bu projeye, en hafif deyimiyle sıcak bakmıyor. AKP de işte bu nedenle geleneksel iktidar bloğu içindeki güç dengelerini değiştirmeye çalışıyor.

Ayrıca, bütün sorunlarına karşın, Türkiye laikliği önemli ölçüde içselleştirmiş ve bu yönde gelenek oluşturmuş bir ülkedir. Bu nedenle, şiddetli bir iç politik çatışma yaşamadan bu projeyi (ılımlı ya da düşük yoğunluklu islam projesi) gerçekleştirmek zordur. Dolayısıyla, "soft islam" projesinin uygulanabilmesi için, Cumhuriyetin kurucu ilkelerinin ve başlangıç varsayımlarının değiştirilmesi ya da en azından yumuşatılması kaçınılmazdır.

İşte bu nedenle, günümüzde islamcıların yedeğine düşmüş bazı avanak liberaller, Türkiye'de "bağnaz bir laiklik" olduğunu ileri sürmektedir.

AKP, arkasına aldığı ABD ve AB ile inisiyatifi ele geçirmiş görünüyordu. Ancak, gerek 2004 Aralık ayında gerekse 2005 Ekim'inde yapılan AB zirvelerinde, Türkiye'ye tam üyelik için konulan ağır ön şartlar, yukarıda çizdiğimiz tabloda ve güç dengelerinde hızlı bir değişime yol açmaktadır. Bu nedenle AKP iktidarının önemli güç kaynaklarından biri çökmektedir. Diğer güç kaynağı olan ABD ise, Irak'ta yaşadığı başarısızlık; AKP'nin ilkesiz, "iki yüzlü" ve oynak bir siyaset izlediğinin ve siyasal islamdan tam olarak kopmadığının görülmesi; ve ılımlı islamın, düşünülenin tam tersine, radikal islamın önünü açtığının anlaşılması gibi nedenlerle sarsılmaktadır. Bu konuyu da gelecek yazımda açmayı deneyeceğim.

Yeni Sayfa 2



Google

E-Mail Listemize Katılın:
Ataturk, the founder of the Republic of Turkey, devrimleri ve ilkeleri

FikrimYok © | Resim  Galerisi,Tablolar,Sanatçılar,Siyaset,Tartışma,Güncel Konular,Kültür  Sanat

width=''buradan boyut ayarlıyorsunuz istediğiniz boyutu mesala 500 600 1000 gibi burası sağ sol boyutları ayarlıyor height uzunluklarını ayarlıyor utku alex_anelka_utku@hotmail.com